Tavsiye Et





Bu Sayfayı Tavsiye Et
ibretlik hikayeler

Paylaşmak…

451.JPG

452.JPG

453.JPG

454.JPG

455.JPG

456.JPG

457.JPG

458.JPG

459.JPG

460.JPG

461.JPG

462.JPG

463.JPG

464.JPG

465.JPG

466.JPG

467.JPG

Şeytan ve dostları

Bir gün Şeytan, dünya çapında konvansiyonel bir toplantı için tüm dostlarını çağırmış.
Açılış konuşmasında demiş ki:
Müslümanların Camilere gitmesini engelleyemiyoruz. Kur’an okumalarını ve gerçekleri öğrenmelerini de engelleyemiyoruz. Allah ve elçisi ile sağlam ilişkiler kurmalarını da engelleyemiyoruz.
Allah ile bir kere bağlantı kurduklarında üzerlerindeki gücümüz kırılıyor. Dostları demiş ki:
Gerçekten zor bir durum, peki ne yapalım? Şeytan demiş ki: Bırakın Camilere gitsinler. Fakat zamanlarını çalın, böylece Allah ve elçisi ile bağlantı kuramasınlar..
Sizden isteğim budur. Şeytan devam etmiş:
Dikkatlerini dağıtın, böylece gün boyunca Allah ile hayati öneme sahip bağlantıyı kuramasınlar.
Dostları şaşırmış: Bunu nasıl başaracağız?
Şeytan:
(Yazının Devamı)

Yavuz Sultan Selim’in Zerafeti

Yavuz Sultan Selim Han döneminde,

İran hükümdarı Şah İsmail, kıymetli mücevherler ile dolu bir hediye sandığı gönderiyor,

hünkâra.Sandık açılır. İçinden çeşit çeşit

değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkar.

Fakat, sandık açılır açılmaz,

etrafa pek fena bir koku yayılır.

Önce, hiç kimse bir anlam veremez,

nadide mücevherler ile dolu sandıktaki bu fena kokuya.

Sonra, mesele anlaşılır.

Sandığın dibine insan dışkısı doldurulmuş.

Yani, Şah İsmail,

aklı sıra, cihan padişahına

hakaret ediyor…

Cihan padişahı emir verir,

“herkes düşünsün, bu edepsizliğe,

Osmanlı’nın şanına yakışacak şekilde bir mukabelede bulunmalıyız.“

Ve çözümü yine kendisi bulur.

Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatılır.

Sandığın içine, o zamanın en nefis gül kokulu lokumlarından hazırlanmış bir kutu

yerleştirilir.

Kutunun altına da, bir satırlık yazıdan ibaret pusula (not) iliştirilir.

Hediye sandığı, itina ile süslendikten sonra,

Şah İsmail’e gönderilir.

Sandık, Şah’ın huzurunda açılır.

Sandık açılır açılmaz, etrafa mis gibi

gül kokusu yayılır.

Mücevher vs. gibi hediyeler takdim edildikten sonra,

Osmanlı Elçisi –Şah’ın tedirgin olmaması için, önce kendisi tatmak kaydıyla-

büyük bir saygı ve nezaketle,

Şah İsmail’e lokumdan ikram eder.

Bilâhare, görevliler,

huzurda bulunanlara teker teker

ikram etmeye başlarlar, lokumdan.

Şah, bütün bu olup bitenlere bir anlam veremez.

Osmanlı Elçisi,

Şah’ın şaşkınlığını gidermek için,

lokum kutusunun altına iliştirilmiş mütevazı

pusulayı uzatır.

Pusulayı okuyan Şah’ın yüzünde,

bu sefer, şaşkınlığın yerini büyük bir utanç ifâdesi alır;

İSMAİL HERKES YEDİĞİNDEN İKRAM EDER.



Dostun Hakikisi

Genç adamın biri, Dermiş babasına her gün;

‘Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi’

Baba, itiraz eder,

Olmaz öyle çok dost.Hakikisi belki bir, belki iki,

Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki…

Devam eder durur konuşma…

Aralarında baslar bir tartışma,

Karar verirler bir sınava,

Dostun hakikisini anlamaya…

Bir aksam bir koyun keserler.Ve koyarlar çuvala.

Baba der ki oğluna,

‘Hadi al bu çuvalı, simdi götür dostuna’.

Çuvaldan kanlar damlamakta,sanki öldürmüşler de bir adamı,

koymuşlar çuvala, dıştan böyle sanılmakta.Delikanlı sırtlar çuvalı,

gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı.

o dost, bakar ki bir çuvala hem de kanlı,

kapar hızla kapıyı delikanlının suratına,

almaz içeri arkadaşını.

Böylece tek tek dolaşır delikanlı, kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını.

Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır.

Evlat geriye döner. Ama içten yıkılır…

Babasına dönerek; hakliymişsin baba ‘ der.

Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.

Baba ‘hayır Evlat ‘der, benim bir dostum var bildiğim.

Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona. Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar.

Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar…

Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir.

O dost, delikanlıyı alır hemen içeri. Geçerler arka bahçeye.

Bir çukur kazarlar birlikte, Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye,

üzerine de serpiştirirler toprak. Belli olmasın diye dikerler sarımsak…

Genç adam gelir babasına;

‘Baba, iste dost buymuş’ diye konuşunca,

Babası; ‘daha erken, o belli olmaz daha.

Sen yarın git O’na, çıkart bir kavga, atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona,

İşte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi. Sonra gel olanları anlat bana…’

Genç adam, aynen yapar babasının dediğini,

Maksadı anlamaktır dostun hakikisini,

Babasının dostuna istemeden basar iki tokadı!

Der ki tokadı yiyen DOST;

‘Git de söyle babana, biz satmayız Sarımsak tarlasını böyle iki tokada’!

Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli…

Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı…

Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı…

Dost dediğin;

Fanatik olmalı;

Bütün dünya seni üzdüğünde sana moral vermeli.

Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,

Ve ağladığında, seninle ağlamalı…

Ama hepsinden daha çok;

Dost matematiksel olmalı;

Sevinci çarpmalı…

Üzüntüyü bölmeli…

Geçmişi çıkarmalı…

Yarını toplamalı…

Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı…

Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı…

İşi bitince seni bir tarafa atmamalı… Mevlana

Düşün düşündür

Birbirlerine kırılan iki arkadaştan biri, uzun bir aradan sonra diğerinin kapısını
çalar.
_”Kim o?” diye seslenir, içerdeki.
_”Benim” der kapıyı çalan.
“Burada ikimize birlikte yer yok!” diye cevap verir öbürü.
Aradan uzunca bir zaman geçer. Yeni bir umutla tekrar çalar sevdiği
arkadaşının kapısını.
_”Kim o?” diye sorar yine içerdeki.
_”Sen’im” der bu sefer ve kapı sonuna kadar açılır.
Hz.Mevlana DA; “Birinin kalbinde that kurmak, sevgisini kazanmak istiyorsanız, öylesine sevmelisiniz ki, benliğinizi bırakıp adeta ‘O’ olmalısınız” diye anlatır hakiki muhabbeti.

Gerçek dostluk

Çok samimi iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir tanesi çok kurnaz , atılgan
ve hareketli, diğeri ise çok saf , dürüst ve sessizdi.Bir gün kurnaz olan arkadaş , diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin
bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz
ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir.Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir.Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve onun evlenmek üzere olan nişanlısını çok beğendiğini ve kendisine vermesini ister.Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez.Fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardir ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir.Zaman içinde Saf olanın işleri bozulur.ve birden arkadaşı aklına gelir…(ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım diyerek) arkadasının iş yerine gider ve çalışmak için iş ister.Arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlik ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadaşına kızamaz.Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için ilâç alamadağını söyler.Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istedigi ilâçlarî alır ve adamcağıza verir.Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar.Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını ona bırakmıştır.Saf adam artık zengindir.Biraz da sevdiği dostuna kırgınlığından dolayı dostunun işyerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir.Bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar. Yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister.Bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnını doyurur.Kimsesi olmadığını öğrendiği kadına ; Kendisinin de yanlız olduğunu söyler ve bu evde birlikte yaşayalım sen evin işlerini ve yemekleri yaparsın der, yaşlı kadın hiç düşünmeden kabul eder.Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine uygun bir kız bulup evlenmesini söyler.Bizimki böyle bir kıza nasıl ulaşacağını, kendisinin tanidığı olmadığını söyler.Yaşlı kadın ona uygun bir kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler.Görüşmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır.Bizimkisi kırgın olduğu halde çok samimi dostunu yinede unutamamıştır … Biraz da geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderirDüğün günü gelir çatar . Saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek isteğiyle mikrofonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya ;Eskiden çok sevdiğim bir dostum vardı . Bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi elimdeki bütün parayı verdim. Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendigini söyleyerek benden istedi.
Çok üzülerek onu da kendisine verdim . Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim.
İşlerim bozuldugunda onun fabrikasina gittim ve çalişmak için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi.
Çok üzüldüm, ama yinede arkadaşıma kızmıyorum Çünkü biz gerçek dosttuk.Bu konusma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha fazla dayanamaz mikrofonu eline alır ve baslar konuşmaya; Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı. İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını bana verdi. Sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek
ni
şanlısını da verdi .
Ni
şanlısını istememin nedeni ise o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı .
Çünkü O kadın (Hayat kadınıydı ) Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu şekilde kurtardım.İşleri bozulduğunda gelip benden iş istedi.Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden iş vermedim.Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı.Babam ölmek üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım.
Evine gelen dilenci kadın benim annemdi.
Ona bak
ıp iyi yaşamasını sağlamak için gönderdim.
Şu anda evlenmekte olduğu kişi de benim kız kardeşim.
Onu arkadaşımla evlenmesine ben iknâ ettim
Herşey senin içindi… Hikayeden alınacak anafikir :
İnsan dostu için yaptıklarını mecbur kalmadıkça açıklamaz..
Tüm yakınlık duyduklarınıza birde bu gözle bakın…
Siz farketmeden sizin için kimbilir neler yaptılar. [sadece sizin için]

KARA MİZAH…

Yıl: 1967

“Karşıma aniden çıkınca ziyadesiyle şaşakaldım ve çok mütehassis oldum…

Nasil bir edâ takınacağıma hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim.

Buna mukâbil az bir müddet sonra kendimi toparlar gibi oldum.

Cemalinde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardı…

Üstümü başımı toparladım, kendimden emin bir sesle

‘Akşam-i şerifleriniz hayrolsun’ dedim..”

Yıl: 1977

“Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım ve hislendim..

Ne yapacağıma karar veremedim. heyecandan ayaklarım titredi.

Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni rahatlatan

bir gülümseme vardi.. Üstüme çeki düzen verdim. kendimden emin bir sesle

‘iyi akşamlar’ dedim..”


Yil : 1987

“Karşıma aniden çıkınca fevkalâde şaşırdım ve duygulandım.. .

Nitekim ne yapacağıma hüküm veremedim, heyecandan ayaklarım titredi.

Amma ve lâkin kısa bir süre sonra kendime gelir gibi oldum: Nitekim yüzünde

beni ferahlatan bir tebessüm vardı.. Üstüme çeki düzen verdim, kendimden emin

bir sesle ‘Hayırlı akşamlar’ dedim..”

Yil : 1997

“Karşıma birdenbire çıkınca çok şaşırdım ve duygulandım…

Fena halde kal geldi yani.. Ama bu iş bizi bozar dedim. Baktım o da bana bakıyor,

bu iş tamamdır dedim… Manitayı tavlamak için doğruldum, artistik bir sesle

’selam’ dedim..”


Yıl: 2007

“Abi onu karşımda öyle görünce çüş falan oldum yani ve duygu durumum kabardı…

Oğlum bu is bizi kasar dedim, fena göçeriz dedim, enjoy durumları yani…

Ama concon muyum ki ben, baktım ki o da bana kesik.. Sarıl oğlum dedim, bu manita

senin… ‘Hav ar yu yavrum?’”

Yil : 2017

“Karşıma aniden çıkınca korktum. Kapkara çarşafın içinde kara bir hayalet gibiydi.

Ulan ne halt ettik de 2007de bu yobazlara oy verdik. O gün bugündür gitmediler

başımızdan. Şimdi şu karşıma çıkan dünya güzeli midir yoksa kaknemin teki midir gelde anla

Bi daha bunlara oy verirsem diyecem ama oy verme falan da kalmadı ki. Kadılar konseyi midir

nedir bişey çıktı. Başında da Fetullah Hoca. Dedikleri kanun oluyor. Tüüüh namaz vakti geçiyor.

Ulan karıya daldık yiycez şimdi dayağı islam devriyesinden. Geçen Cuma namazında ağzımda sakız

unutmuşum, daha onun morlukları geçmedi………’”

Bugün burada ölen bir Çinli var mı

Günümüzden İbretlik HikayelerResûlullah [s.a.v.] rüyamda göründüler ve: “Bugün burada bir çinli vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin.” buyurdular.

Bundan altı, yedi ay önce Çin’in değişik bölgelerinden on kişi İstanbul’a gelir. Bu on kişi sıradan insanlar değildir.

Bunların ortak özelikleri yeni Müslüman olmalarıdır. Umre için İstanbul üzerinden Arabistan’a gideceklerdi. Hepsi de yeni Müslüman olmuş. Kimi yirmi gün önce, kimi bir ay, en uzağı iki ay önce Müslüman olmuştu. Ne yeterince İslâmî bilgileri vardı, ne de yapacakları umre ile ilgili bir bilgileri.

  Yanlarına, kendilerine yardımcı olacak, hem Çince’yi, hem Arapça’yı iyi bilen, hem de İslâmî bilgisi olan birini rehber olarak alacaklardı.

  Mevlâ’mızın takdiri, Türkistan’daki Çin zulmünden kaçıp İstanbul’a yerleşmiş bir Uygur kardeşimiz, bu on Çinliye rehber oldu. Bundan sonra hâdiseyi bu kardeşimizden dileyelim.

  Bahsi geçen kardeşimiz şu anda bizim yanımızda bulunmaktadır.

  - “Yeni Müslüman olmuş bu on Çinli ile birlikte yola çıktık. Kısa zamanda aramızda iyi bir dostluk kuruldu. Yeni mü’min olmuş bu insanlar, büyük bir heyecan yaşıyorlardı.

  Hiçbirinin İslâmî bilgisi yoktu. Hatta namazda okuyacakları sûreleri bilmedikleri gibi Fatiha’yı bile bilmiyorlardı. Bazı zikirleri yaptırmaya çalışıyor, ancak Çince telâffuz zor olduğu için zikirleri tam okuyamıyorlardı.

  Namazlarda sadece “Elhamdülillah, Allahu Ekber” diyebiliyorlardı. Bana sormuşlardı “Ne yapalım?” diye.

Ben de onların kimine “Elhamdülillah”, kimine “Lâ ilâhe illallah” ve benzeri zikirleri öğretmeye çalışıyordum. Onlar da namazlarda bunları söylüyorlardı.

Önce Mekke’ye gittik. Kâbe’de onların hâli görülmeye değerdi. Yeni doğmuş çocuklar misali heyecan ve neşe içinde, kâh ağlıyor, kâh gülüyorlardı.

  İsimlerini değiştirmiştik: Muhammed (Çan Çing) Hasan, (Çun Fang) gibi her biri yeni ismi ile çağırılıyordu. On Çinli kardeşimizden biri olan Muhammed de bir farklılık vardı. Bu durum dikkatimi çekmişti. Her namazını gözleri yaşlı olarak bitiriyordu. İyice dikkat ettim. Evet, Muhammed namazlarında ağlıyordu. Bana da sürekli sorular soruyorlar, İslâm hakkında bilgi ediniyorlardı. Ben de bildiğim kadarıyla onlara bilgiler veriyordum.

  Bir gün Muhammed sordu:

- İçki nedir, İçkiye dinimiz nasıl bakar?

  - Rabbimiz içkiyi kesin olarak yasaklamıştır, içilmesi, yapılması, taşınması, satılması yasaktır.

Kaldığımız otele gelmiştik. Muhammed bir telefon edeceğini söyledi ve ona memleketine telefon etme imkânı sağladık. Çin’deki kardeşini arıyordu, kardeşine aynen şöyle diyordu:

  - İçki fabrikamızı kapat, Allah’ımız öyle emretmiş. Bize bu emre uymak düşer. Kardeşi bunu yapamayacağını, birçok bağlantısının olduğunu, durup dururken, kapatırlarsa, yüz binlerce dolar zarar edeceklerini, hiç olmazsa kendisine biraz zaman vermesini söyler. Fakat Muhammed kararlıdır:

  - Allah emretmiş, bize uymak düşer. Fabrikayı hemen kapat, ben gelince borçları hallederim.

İçki fabrikası kapanıyor. Mekke’deki ibadetlerimize devam ediyoruz.

  Yine bir gün bana sordukları sorularda çıkardıkları bir neticeyi açıklarlar:

  - Kadın modası, kadınları yarı çıplak resmetmek gibi faaliyetler de dinimizde yasak mıdır?

  - Evet yasaktır. Aynı gün ötele geldiğimizde yine Çin’i aradı ve bu sefer de kardeşine moda evinin kapatılması emrini verdi. Kardeşi yine itiraz etti, ancak Muhammed ne itiraz dinledi, ne de kararından vazgeçti.

  - Rabbimiz emretti ise, bize bu emre uymak düşer. Mekke’deki ziyaretimizi bitirdik ve Medine’ye gittik.

  Medine’de bir sabah namazı. Efendimizin “Burası cennet bahçesidir.” buyurduğu yerde sabah namazının fazını kılıyoruz.

  Muhammed benim yanımda. Diğer Çinli kardeşlerimizle aynı saftayız. İlk secdeye varıyoruz, secdeden kalkıyoruz, ikinci secdeye varıyoruz, sonra kıyama kalkıyoruz. O da ne?

  Muhammed hâlâ secdede, kalkmadı. Tekrar secde ediyoruz, ettahiyyatı okuyoruz ve selâm veriyoruz. Muhammed hâlâ secdede. Düşündüm ki, yorgunluktan ve uykusuzluktan bazen insana bir geçkinlik geliyor, Muhammed’e de secdede böyle bir şey oldu, uyudu. Elimi uzattım, omzuna dokundum ve hafifçe çekeyim dedim ki, sağ tarafının üzerine yuvarlandı. Muhammed’in ölmüş olabileceğini düşündüm. Olay duyulmuştu. Görevliler müdahalede bulundular, dışarı çıkardılar, bir ambulansa koyarak hastaneye götürdüler. Biz de gittik. Hastanedeki ilk muayenede çoktan vefat ettiğini söylediler. Muhammed’i hastanenin morguna kaldırdılar.

  Çinli kardeşlerimle birlikte hastanenin önünde ne yapacağımızı bilemez bir hâlde üzüntü içinde bulunuyorduk. O sırada bir araba ile makam mevki sahibi bir zat geldi. Herkes onu hürmetle karşıladı, sonradan öğrendik ki bu zat Medine’nin ileri gelen yöneticilerinden biri idi. Hastane yetkililerine sordu:

  - “Bugün burada ölen bir Çinli var mı?”

  - “Evet”, cevabını alınca şu açıklamada bulundu:

  - “Dün gece Efendimiz rüyamda bana göründü ve buyurdular ki,

  - “Yarın burada bir Çinli kardeşim vefat edecek, onun cenazesi ile ilgilenin.”

  Bir anda her şey değişti. Muhammed’i morgdan aldılar, bir devlet yetkilisine yapılanlardan daha fazlasını yaptılar. Cennetü’l Bakî’ye defnettiler.

  Bu hâdiseyi bizzat yaşayan ve onlara rehberlik yapan Doğu Türkistanlı kardeşimiz hâdiseyi bu şekilde anlattı.

  Teslimiyeti gördük değil mi? “Rabbim emrettiyse, bize uygulamak düşer.” Zararmış, ziyanmış, önemi yok. Rabbimiz emretmiş ve iş bitmiştir. İşte sahabe inancı.

Bu Çinli kardeşimiz de o inanca ulaştı ulaşmasına; ancak dünyada fazla kalamadı. Çünkü bu dünya pisliğinin içinde fazla kalamazdı ve kalmadı da. Efendimizin de ilgisine mazhar oldu. Ne mutlu bu Çinli kardeşimize, ruhu için elfatiha.

  Bakın teslimiyete. “Emir Mevlâ’dan ise, bize uymak düşer.”

 Çinli Muhammedimize bak! O bir anda koskoca bir fabrikayı nasıl feda etti?!

Madem ölüm tek bir defa gelecek

 

ÖMER PAMUKCUOĞLU

Küçük İtfaiyeci

…Bu konuda anlatılan olaylar gerçekten yaşanmıştır…

Annesi, altı yaşındaki lösemiyle savaşan Bora’ya bakarken dalıp gitmişti.

Kalbi, acı içinde olmasına rağmen, kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu.

Doktorlar Bora’nın yaklaşık bir aylık ömrü kaldığını söylemişlerdi.

Her ebeveyn gibi o da oğlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini isterdi.

Ama bu, artık gerçekleşmeyecekti.
Löseminin buna fırsat tanıması olası değildi.

Oysa o oğlunun hayallerinin gerçekleşmesini istiyordu.

Bora! Büyüyünce ne olmak istediğini hiç düşündün mü? ” diye sordu.

“Anneciğim, ben büyüyünce hep İTFAİYECİ olmak istedim.”

Ertesi gün, Ankara’daki İtfaiye Müdürlüğüne gitti…

Ve orada yüreği en az Ankara kadar büyük itfaiyeciler ile tanıştı.

Onlara oğlunun son isteğinden söz etti…

Ve oğlunun itfaiye arabasıyla şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olamayacağını sordu.

İtfaiye Müdürü;

“Bundan daha iyisini de yapabiliriz.

Eğer oğlunuzu Çarşamba sabahı saat sekizde hazır ederseniz, onu o gün şeref konuğu yapar,itfaiyeci kimliğine büründürürüz.”

“Bizimle itfaiye müdürlüğüne gelir, bizimle yemek yer, yangın söndürmeye gelir.”

“Hatta, bize Bora’nın ölçülerini verirseniz, ona üzerinde Ankara itfaiyesinin ambleminin olduğu gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botları ısmarlarız.
Hepsi Ankara’da üretiliyor.” dedi

Üç gün sonra,

bir itfaiyeci Bora’yı aldı,

ona elbisesini giydirdi,

ve hasta yatağından itfaiye arabasına kadar eşlik etti.

Bora, itfaiye arabasına kuruldu…

İtfaiye Müdürlüğüne doğru yol almaya başladılar.
Kendini çok mutlu hissediyor ve içi içine sığmıyordu.

O gün Ankara’da tam üç yangın ihbarı olmuştu.
Bora değişik itfaiye arabalarına, hatta İtfaiye Müdürünün resmî arabasına da binmişti.
Yerel televizyonlar da onu izleyip, çektiler.

Hayallerinin gerçekleşmesi, gösterilen sevgi ve ilgi,

Bora’ya, o kadar moral vermiş, onu o kadar etkilemişti ki;

Doktorların verdiği süre tam altı ay aşılmıştı.

Ancak bir gece Bora’nın bütün yaşam belirtileri, dramatik bir şekilde yok olmaya başladı.

Hiç kimsenin yalnız ölmemesi gerektiğine inanan başhemşire, aile bireylerini hastaneye çağırdı.

Daha sonra Bora’nın itfaiyede geçirdiği en mutlu gününü hatırladı.

İtfaiye Müdürlüğüne telefon açıp,

“Bora’nın bu dünyaya veda ederken yanında, özel kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulunması mümkün mü?” diye sordu.

İtfaiye Müdürü,

Küçük İtfaiyecinin son anlarını yaşadığını duyunca göz yaşlarına engel olamadı. Titrek bir sesle:

“Elbette dedi. Hatta bundan daha iyisini de yapabiliriz.

Beş dakika içinde oradayız.”

“Ancak;
Sirenlerin çaldığını duyduğunuzda,paniğe yol açılmaması adına yangın olmadığını…”

“Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşlarını ! ziyarete geldikleri

anonsunu yapar mısınız?”

“Ve lütfen sirenleri duyduğunuzda Bora’nın odasının penceresini açınız”

diye yanıtladı.

Yaklaşık beş dakika sonra siren sesiyle birlikte hastaneye çengel ve

merdiven taşıyan itfaiye arabası geldi.

İtfaiyeciler merdiveni açtılar ve Bora’nın 5.kattaki odasına doğru yaklaştılar.

Tam on dört itfaiyeci Bora’nın odasına girdiler.

Annesinin izniyle onu kucakladılar.

ve ona;

“onu ne kadar sevdiklerini” söylediler.

Ölümle pençelesen Bora,

İtfaiye Müdürüne baktı ve;

“Efendim, ben simdi gerçekten itfaiyeci miyim?”

diye sordu.

Gözyaşlarını belli etmemeye çalışarak:

“Bundan şüphen mi var Bora?“diye yanıtladı müdür.

Bu kelimelerden sonra,

Bora gülümsedi ve;

Gözlerini sonsuza dek kapattı.

HAYAT;

ASLINDA,SEVGİ VE UMUT DAĞITMAKTIR.

Eğer Bora’nın dramını izlerken,

boğazınıza bir şeyler düğümlenip,

gözleriniz dolduysa;

başınızı ellerinizin arasına alıp biraz canınızı acıtacak bir düşünce gezisine

çıkmaya adaysınız demektir.

Varsayalım bir arkadaşınızın

Küçük İtfaiyeci Bora gibi

bir aylık ömrünün kaldığını öğrendiniz…

Onunla kavga eder misiniz?

Eşyalarına zarar verir misiniz?

Alay eder misiniz?

Kıskanır mısınız?

Şikayet eder misiniz?

Bir şeyini çalmaya yeltenir misiniz?

Canını acıtmaya kıyabilir misiniz?

Kısacası onu kıracak en küçük bir söz veya davranışta bulunabilir misiniz?

Cevabınız

HAYIR değil mi?

Varsayalım

hem çok sevdiğiniz,hem de bir türlü anlaşamadığınız kardeşinizin

Küçük İtfaiyeci Bora gibi bir aylık ömrünün kaldığını öğrendiniz…

Onunla kavga eder misiniz?

Onu kıskanır mısınız?

Alay eder misiniz?

Onu annenize babanıza şikayet eder misiniz?

Hakkını yemeye yeltenir misiniz?

Canını acıtmaya kıyabilir misiniz?

Kısacası onu kıracak en küçük bir söz veya davranışta bulunabilir misiniz?

Cevabınız

HAYIR değil mi?

Varsayalım bir öğretmeninizin

Küçük İtfaiyeci Bora gibi

bir aylık ömrünün kaldığını öğrendiniz…

Ona saygısızlık eder misiniz?

Sözlerini dinlemezlik eder misiniz?

Derslerinde tembellik eder misiniz?

Üzmeye kıyabilir misiniz?

Kısacası onu kıracak en küçük bir söz veya davranışta bulunabilir misiniz?

Cevabınız

HAYIR değil mi?

Şimdi yüreğinizi sızlatacak

varsayım;

Varsayalım canınızdan çok sevdiğiniz

Anneciğinizin,

Evinizin direği

Babacığınızın,

Küçük İtfaiyeci Bora gibi bir aylık ömrünün kaldığını öğrendiniz…

Onlara saygısızlık eder misiniz?

Sözlerini dinlemezlik eder misiniz?

İstekleri olduğunda tembellik eder misiniz?

Onların okuldan veya çevreden sizi şikayet eden sözler işitmesini ister misiniz?

Onları üzmeye kıyabilir misiniz?

Kısacası onları kıracak en küçük bir söz veya davranışta bulunabilir misiniz?

Cevabınız

HAYIR değil mi?

Bu sorulara hayır cevabını vermek için, sevdiklerinizin bir aylık
zamanının kalmasını beklemeyin!!!

SEVGİ VE UMUT DAĞITMAK
İÇİN GEÇ KALMAYIN !!!

Çünkü sevdiklerinizin ve sizin ne kadar zamanınız kaldı bilmiyorsunuz !!!

O ZAMAN,
BU GÜNDEN TEZİ YOK, SEVDİKLERİNİZİN KIYMETİNİ DAHA İYİ BİLİN !!!

VE GERÇEK SEVGİNİZİ ORTAYA KOYUN !!!

Bunu sevdiklerinize okutunuz…
Zaman zaman
tekrar okuyunuz…


Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer.

Emma Bombeck Avustralya’da kanserden öldü.

Ölümünden hemen önce şunları yazdı…

“Hayatımı yeniden yaşayabilseydim eğer;

*Hastayken yatağa girer dinlenirdim. Ben

olmadığım zaman her şey kötüye gidecek

diye düşünmezdim..

*Gül şeklindeki pembe mumu saklamaz

yakardım..

*Daha az konuşur, ama daha çok dinlerdim..

*Yerler kirlense, masa örtüm lekelense bile daha çok arkadaşımı akşamyemeğine davet ederdim..

*Oturma odasında TV seyrederken, patlamış mısır yer, şömineyi yakmak isteyen birisi olduğunda ona engel olmazdım..

*Yerler leke olacak diye korkmazdım..
*Bana gençliğini anlatmaya çalışan dedeme daha çok vakit ayırırdım..

*Kocamın,sorumluluklarını daha çok paylaşırdım..

*Saçım bozulmasın diye, arabanın camının açılmasını önlemezdim..

*Eteğimin lekelenmesine aldırmadan çimlere otururdum..
*TV seyrederken daha az, hayata bakarken daha çok ağlar ve gülerdim..

*Ömürboyu garantilidir denilen hiçbir şeyi satın almazdım..

*Hamileliğimin bir an önce sona erip, doğum yapmayı dilemek yerine, hamile olduğum her anın tadını çıkarır ve içimde bir canlı yaratmanın ne kadar harika olduğunu fark ederdim.. Bu o kadar nadir bir olay ki.. Mucize gibi bir şey..
*Çocuklarım beni öpmek istediklerinde, asla “Önce git ellerini yüzünü yıka“ demezdim..

*Onlara daha çok “seni seviyorum”, ondan da daha çok “özür dilerim” derdim..
*Ama başka bir hayat verilseydi en çok yapacağım şey; her dakikasını değerlendirmek olurdu..

Dikkatle bak. Gerçekten gör. Yaşa. Vazgeçme.
*Küçük şeyler için şikayet etmekten vazgeç..

*Bana benzemeyenler, benden daha çok şeye sahip olanlar ve kimin ne yaptığı beni ilgilendirmezdi..
*Bunun yerine, ilişkilerimi güçlendirmeye çalışırdım..
*Sahip olduğunuz ruhsal, fiziksel ve duygusal her şey için Allah’a şükredin..

*Tek bir hayatınız var ve bir gün sona eriyor..

*Umarım hergününüzü değerlendirirsiniz.”