Atatürk
Atatürk’ün Sözleri
-Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.
-Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.
-Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.
Atatürk’ün Bilinmeyen Yönleri
Atatürk hakkında bilmediğimiz gerçekler var. Okuyunca onu ne kadar az
tanıdığımızı göreceksiniz.
İşte Atatürk’ün bilmediğimiz yönleri :
Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin liderleri
içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer
liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o
hala halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle,
saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.
Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu
kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?
Atatürk hakkında
Ani olarak fosfor gibi ışıldayan ve yine birdenbire kendi içine dönen garip bakışları vardı.
Kuvvetli kişiliği; her şeyi kavrayışındaki süratle, el hareketleriyle kendini belli ediyor.
Çok berrak olan sesi tartışma sırasında çelik gibi çınlıyordu.
Mustafa Kemal; gerçekten genç, temiz, candan insandır.
Fransız Gazetecisi Mme. B. G. GAULIS
Büyük asker, büyük ıslahatçı, fakat hepsinin üstünde büyük bir idealistti.
Falih Rıfkı ATAY
Kıvrak ve ahenkli adımlar, zarif ve duygulu bir ruha işaret eden uzun, ince parmaklarla süslü ince bir el.
Cömert yüreğine rahatça yer kalsın diye geniş yaratılmış olan omuzlar üzerinde âhenkle oturtulmuş haşmetli bir baş.
Her zaman kibar, her yerde büyüklüğünden bir şey kaybetmeden gülen, şakalaşan, yaşayan üstün bir insan.
Prof. Dr. Gündüz AKINCI
O’nun hayran olunacak taraflarından biri de toleransının büyüklüğüydü.
İsmail Habib SEVÜK
Özel hayatında, en küçük, en değersiz arkadaşına, sofrasında ayağa kalkacak kadar nazik bir ev sahibidir.
Hamdullah Suphi TANRIÖVER
Atatürk’ün ailesi
Bir Deha Doğdu…
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1881 yılında, Selanik’te Koca kasım Mahallesi, Islahhane Caddesi’ndeki üç katlı pembe evde doğdu.
Atatürk’ün Babası Ali Rıza Bey .Selanik Asakir-i Milliye taburunda subay olarak görev alan Ali Rıza Efendi, daha sonra da kereste ticareti ile uğraştı.Ve biricik oğlu Mustafa Kemal Atatürk 7 yaşında iken vefat etti.
Annesi Zübeyde Hanım.Mustafa Kemal Paşa, yurdunu düşmanlardan kurtardıktan sonra, birkaç yıldan beri görmediği ve İstanbul’da oturan annesini yanına getirtti.Annesini büyük bir sevgi ile karşıladı; annesinin elini öptü. Annesi de, sevgili oğlunu bağrına bastı.Bundan sonra annesi Zübeyde Hanım, ayağa kalktı ve Mustafa Kemal Paşa’nın elini öpmek için uzandı.Mustafa Kemal Paşa, birden şaşırdı:- Ne yapıyorsun, anne? Dedi. Zübeyde Hanım, büyük bir gururla cevap verdi: - Ben senin annenim, dedi. Sen, büyüğün olduğum için benim elimi öpüyorsun. Ama bu ulusu sen kurtardın, bu ulusun en büyüğüsün. Ben de senin elini onun için öpüyorum.
Atatürk’ün Kızkardeşi Makbule.Atatürk’ten 6 yaş küçük olan Makbule Hanım, Balkan Savaşlarından sonra annesi Zübeyde Hanım ile Selanik’ten ayrılarak İstanbul’a yerleşti.
Atatürk’ün isteği üzerine bir süre siyasetle de uğraşan Makbule Hanım, 69 yaşında iken 1956 yılında vefat etti.
Atatürk’ün Eşi Latife Uşaklıgil.İzmir Lisesi’ni bitirdikten sonra Paris ve Londra’da Hukuk okuyarak 1921 yılında Türkiye’ye döndü. Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü günlerde Atatürk’e giderek güvenlik gerekçesiyle evinde konuk etmesi üzerine başlayan dostlukları 29 Ocak 1923’te evlilik ile noktalandı.
Efendiler
Türkiye Ne Durumda Çocuk?
Atatürk ve hoca
Mustafa Kemal, bir gezisinde öyle bir kişi görürki, dayanamayıp yanındaki valinin kulağına eğilerek sorar:
Kimdir bu?” “Efendim, kendisi Şıh’tır, yörede çok hatırı vardır…”
Bunun üzerine Atatürk Şıh’ı yanına çağırır: “Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda, uzunluğunda değildir” diyerek devam eder:
“Rica etsem de, en azından Peygamber efendimizin olduğu gibi kısaltsan…”
Bunları söylerken, eliyle de boyun hizasını gösterir
Şıh, “Emrin olur Paşam” der…
Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya’daki Şıh’ı hatırlar ve valiyi telefonla arayıp durumu sorar.Vali nasıl söyleyeceğini bilmemekle birlikte, Şıh’ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını, aksine kimselere de el sürdürmediğini anlatır.Konuşmadan sonra, Atatürk kağıdı kalemi eline alır ve yazdığının Amasya Valiliği’ne tebliğ edilmesini ister.
Ertesi gün Amasya’dan bir haber gelir ki, Şıh efendi Atatürk’ü görmek üzere yola çıkmış.Çok geçmeden de gelir.Sakal tamamen kesilmiş, sinek kaydı traş olunmuş, saçlar kısaltılmış.
Kılık,kıyafet de baştan sona değişmiş.
Bambaşka bir görünüme bürünmüş Şıh!..Atatürk’ün yanındaki arkadaşlarından biri kulağına eğilir:
“Aman Paşam! Bu adam sakalına el dahi sürdürmezdi, ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız?”Mustafa Kemal yanıtını hemen verir:”Kendisini Afyon Valisi tayin ettim…”Bu görüşmenin ardından da, yeni bir yazı hazırlayıp Şıh’a verilmesini ister.Yazı şöyle: “İnanç ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim.Valilik meselesine gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen, yarın başka şeyler için milletinden de vazgeçebilir.Seni böyle bir durumda bırakmak istemem!..” AZLETTİM….
İşte O müthiş anı
Altlarında, Nuri Conker’in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu
akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece’ye doğru gidiyorlardı.
Birden Atatürk’ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye
takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanının sapına iyice yapışmış,
toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir
yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa
yapıyordu.
Atatürk şoföre durmasını söyledi.
İndiler. Köylüye seslendi:
“Kolay gelsin Ağa!..”
Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:
“Kolay gelsin”
“İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?”
Köylü isteksiz konuştu:
“Tanrı’nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. Kabahatin
acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti
esirgedi.”
“Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu.
Öküzün yok mu senin?”
“Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar.”
“Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle
şey! Muhtara şikayet etseydin…”
Köylü güldü:
“Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?”
Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:
“Kaymakama gitseydin.”
Köylü iyice güldü.
“Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?” dedi.
Atatürk konuşmayı sürdürdü.
“E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini… Onun
işi bu değil mi?”
Köylü Atatürk’ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın
tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz.
Kestirip attı:
“Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok
gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?”
Atatürk sordu:
“Adın ne senin Ağa?”
“Halil… Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler…”
“Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre.”
“Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa’ya çıkmış.”
“Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim
bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen
aldılar diyorsun. Hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir
başvekil İsmet Paşa var bilir misin?”
“Bilmez olur muyum, beyim?”
“Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul’a geliyor. Florya Köşkü’ne
iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini
dökseydin ona… Herhalde çaresini bulurdu.”
“Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. Ama bak şimci,
tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya…Tutalım ki
kodular, koskoca İsmet Paşa’mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler
ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez
beni…”
Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.
“E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!” dedi
“Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın
önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!..”
Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.
“Sen ne diyorsun bey?” dedi.
“Mustafa Kemal Paşa Atatürk’ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü
gerek… Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını
kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?..”
Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken,
Atatürk’ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor,
çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de
kalmamıştı. Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, “Senden hoşlandım
Halil Ağa” dedi.
“Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir
vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!..”
Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.
“Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez.
Fakat bu, Devlet Baba’ya borçtur. Ödenmesi gerek… Otomobil hareket
etti. Atatürk’ün canı sıkılmıştı.
“Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!..” dedi. Dönüş yolunda
Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir
keder vardı.
“Yahu çocuk, şu Halil Ağa’nın vergi borcundan öküzünü satmışız,
merkeple çift sürüyor, hala da ‘Devlet Baba’ diyor. Ne mübarek millet,
bu millet!..”
Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:
“Şimdi” dedi: “İstanbul’da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini
telefonla bulacaksın!..
Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ
ile İsmet Paşa’yı bul, onlara da haber ver.”
Yaver odadan çıktı. Atatürk, Nuri Conker’e döndü:
“Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa’ya gideceksin. Ona benim kim
olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. ‘Seni sevdi,
sana öküz alıverecek’ diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan
al getir buraya.”
O akşam Atatürk’ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar,
milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’dan oluşan yirmi
beş konuk vardı.
Atatürk, “Bu akşam soframıza efendimiz gelecek” dedi. “Kendisine nasıl
davranacağınızı çok merak ediyorum.”
Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk’ün kulağına bir şeyler söyledi.
Atatürk “Buyursun!” dedi.
Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın
başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa’nın yer aldığını
görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk
onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar.
Atatürk son konuğunu, “Hoş geldin Halil Ağa” diye karşıladıktan sonra
kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:
“İşte beklediğimiz, Efendimiz” dedi.
Nuri Conker, Halil Ağa’yı Atatürk’ün sağ başına oturttu, kendisi de
yanındaki sandalyeye geçti. Atatürk, sofradakilere, o gün köşkten
Conker’le birlikte nasıl kaçtığını, Halil Ağa’yı, bir yanında öküz,
bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak
bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde
anlattıktan sonra şöyle dedi:
“Şimdi gerisini Halil Ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. Ben
sorduklarımı baştan soracağım Halil Ağa da orada bana söylediklerini
olduğu gibi tekrarlayacak.”
Halil Ağa’ya döndü:
“Bak beri, Halil Ağa” dedi. “Sen bu akşam benim baş misafirimsin.
Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim.
Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım.
Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada
söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:
‘Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün
yok mu senin?”
Halil Ağa dudakları titreyerek Atatürk’ün ayağına kapanacak oldu.
Atatürk önledi:
“Yoo, bak böyle şey istemem. Soruyorum cevap ver.”
Soru - cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk
almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra.
Atatürk sordu:
“Peki İstanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun
işi bu değil mi?”
Vali Muhittin Üstündağ, Hali Ağa’nın ancak iki metre ötesinden
kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi
savuşturmanın yoluna kaçtı:
“Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi
duyurabilir miyiz ki…”
“Olmadı bu, Halil Ağa… Bana dediğin gibi, dosdoğru…”
“Böyle demedik mi beyim?..”
“Ya, ben mi yanlış anladım?.. Dur soralım bakalım Nuri’ye. Nuri,böyle
mi dedi bize Halil Ağa?”
Nuri Conker karşılık verdi. “Hayır Paşam!..”
“Gördün mü?.. Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen,
vali neden duymazmış?.. Aynen bana söylediğin gibi söyle.”
Halil Ağa kekeleyerek konuştu:
“Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam” dedi.
“Kusura kalma gayri…”
Atatürk gülmeye başladı:
“Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa… Ama şimdi diplomatlık
sırası değil, doğruyu konuşacağız… Söyle bana, orada dediğin
gibi…”
Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:
“Şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla ‘Bırak bu sağarı’ diye bir laf kaçırmışım…”
Sofrada gülüşmeler başlamıştı.
“Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:
“E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?”
Halil Ağa İsmet Paşa’nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:
“Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün…”
Atatürk Halil Ağa’yı durdurdu.
“Bırak şimdi övgüleri” dedi. “Ben lafın gerisini getireyim:
Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul’a geliyor, Florya Köşkü’ne
iniyor, köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini
dökseydin ona. Herhalde
bir çaresini bulurdu.”
Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:
“Kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü
yanacağız!..”
Atatürk’ün sesi iyice sertleşti:
“Beni uğraştırma, Halil Ağa” dedi. “Erkek adam sözünü yalamaz. Ne
dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!..”
Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:
“Şanlı Paşamıza da sağar dedikti ya…”
“Yalnız sağar değil, ’sağarın sağarı’ değil miydi?”
Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:
“Öyle dedikti paşam, doğrusun!..” diyebildi.
Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi.
“Son soruyu sorayım şimdi” dedi. “Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git.”
“Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne,
anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?”
“Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim!.. Erip erişir de tarlama dek gelir,
halimi dinler.”
“Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla.” Halil Ağa birden diklendi.
Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk’ün
gözlerinin içlerine bakarak konuştu.
“İşte bunu demem Paşam” dedi. “Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!”
Atatürk gülmeye başladı:
“Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor.” dedi. “Mustafa Kemal
Paşa Atatürk’ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek demiştin,
yanılmıyorsam. ‘Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını
kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek’ demiştin.” Halil
Ağa’nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Taş kesilmiş, duruyordu.
Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:
“‘Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri’ demeye getirdin ya
fazla üstelemeyeyim” dedi.
“Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa… Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu
anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet… Yani, biri Başbakan,
ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip
çevirecekler diye bu makama getirilmişler. Bir kanun gerekti mi, bu
baylar hemen
sıvanırlar, İsviçre’den mi olur, İtalya’dan mı olur, Fransa’dan mı,
velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe’ye çevirtirler,
sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi’ne… Bu Millet
Meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun
bunlara gelir. Bunlar da ‘hükümet elbette incelemiş, gerekeni
düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok’ derler ve kaldırırlar
parmaklarını, olur sana bir kanun!.. Ama sonra bir vergi memuru gelir,
vergi borcundan Halil Ağa’nın öküzünü çeker, satar… Halil Ağa da
tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye
çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda…
Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! E,
hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa… Sen benim yerimde olsan, efkar
dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için
içmez misin? Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana ’sarhoş’ der…”
Halil Ağa’nın dili çözülmüştü:
“Öyle diyen yok haşa!.. Dinden çıkmak gibidir… Buldun mu bunu,
hacısı da içer, hocası da içer…”
Atatürk sordu:
“Peki sen de içer misin?”
“Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam?.. İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!..”
Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi
kadehini Halil Ağa’ya uzattı:
“Hadi bakalım Halil Ağa” dedi. “Sağlığına içelim.”
Halil Ağa, “Koca Allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün Paşam,
sağlık düşürsün” dedikten sonra Halil Ağa, edeple başını kenara
çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. Yüzü kızarmış,
gözleri parlıyordu. Ellerini dizlerinin üzerine koyarak Atatürk’e
döndü:
“Yunan’ı denize döktün Paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. Benim
gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim
dönmez ki… Nideyim ben şimdi? Bırak ki oh paşam, ayağını öpem…”
Halil Ağa Atatürk’ün ayağını öpmek için davranınca, Atatürk onu sıkıca
tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. Halil Ağa bu kez, Atatürk’ün
ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: “Bayrağımız gibi sen de
başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri
senin ayağının altı olsun!.. Gayri bana izin, koca Paşam!..”
“Yemek yemedin!..”
“Yemek kolay… Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim.”
Atatürk Nuri Conker’e işaret etti.
Conker kalkıp Halil Ağa’nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce
Atatürk’ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri
geri çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına
döndü:
“Efendimizin halini gördünüz mü beyler?” dedi. “Devlet size böyle
davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu…
Şimdi bu adam milletin karşısında ‘adam olmak,’ bize düşüyor!..”
Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk’ten
ayıramıyordu:
“Halil Ağa’nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık
ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa’nın öküzünü
satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız… Böyle bir kanun
yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl
yapmışız bunu? Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış
oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir?
Sonra unutmayın ki, olay İstanbul’da geçiyor. Bunun Van’ı var,
Bitlis’i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? Bu
çark iyi dönmüyor beyefendiler!..”





